Tanrıça’nın Savaşçıları -One Destiny For Two )O(


                                                                                          BÖLÜM I

 

     Saatin tıkırtısı artık duyulmayacak kadar sessizleştiğinde saat 3ü geçiyordu. Gecenin sessizliği içinde kalbini de susturmak için çabalamıştı ama bir tek ona sözü geçmiyordu. Üstünde ruhu kadar kirli geceliği ile yatağından doğruldu ve pencereye ilerledi. Saat ilerledikçe hava soğumuştu ancak onun içindeki fırtınalar öylesine hareketliydi ki üşümesine fırsat tanımıyordu. Gözlerini kapattı birden ve bir çığlık duydu derinlerden gelen. Bağırıyordu ona  ”Morrigan! Duy sesimi!!”. Ürperdi aniden ve sesi algılamaya çalıştı. Sanki tanıyordu bu sesi, kendi sesiymişçesine aşina ama bir o kadar da yabancı. Odaklanmaya çalıştı, belki duyabilirim diye pür dikkat açtı kulağını geceden gelen sese. Ses durmuyordu: “Morrigan duy beni ihtiyacım var sana!” ne yapacağını bilemez bir halde, ter boşanıyordu resmen şakaklarından aşağı. Ay ışığı vuruyordu siyah saçlarına. Sanki Tanrıçanın bilgeliğinin yansımasıydı o siyah saçlar ve derinlikleri görebilen büyük siyah gözler. Acıyla haykırdı birden ve bütün resimleri gecenin yok oldu. 

  Uyandığında geceliği kanlar içinde yerde yatıyordu. Üstüne baktı ve bir anlam veremedi. Hemen üstündekileri çıkartıp vücudunu incelmeye başladı. Yara arıyordu, bir yerlerde mutlaka bu kanlara sebep olacak bir yara olmalıydı. Ama yoktu… Başında delicesine bir ağrı vardı. Sanki delip geçiyordu beynini ve içerde bir yerlere ulaşmaya çalışıyordu. Birden gözü pencereye ilişti. Perdeler dışarı çıkmış, abajuru tuzla buz olmuş, sanki bir savaş yaşanmışçasına dağınıktı her yer. Kafasında bulanıktı her şey. Geceye dair hiçbir şey hatırlayamamak o kadar delirtiyordu ki onu, avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu. Saatlerce oturdu yerde, o karışıklığın içinde. En sonunda doğrulabildi yerden ve banyoya ilerledi. Son gücüyle kendini küvetin içine atabildi ancak. Su aktıkça çevreliyordu bedenini, ve kurumuş kanlar dolduruyordu küveti. Aynı filmlerde olduğu gibi nefesini tutup suyun içine daldırdı bütün bedeninin. Nefesini tuttuğunda bunun son nefesi olması için yalvardı resmen ama biliyordu ölüm bu kadar kolay gelmeyecekti. Kağıt kesiği gibi ara ara ama derinden acıtakdtı canını. Bu çektiği acıların onun yazgısı olduğunu, bir ceza değil bir ödül olduğunu sonradan kavrayacaktı. Şimdilik yapabildiği tek şey isyan etmekti ruhunda yanıklara. Delik deşikti ruhu, sanki işkeneye uğramış gibi yaralarla doluydu. 

Hayat hiçbir zaman kolay olmamıştı ona. Doğduğu andan itibaren hep yokuşları tırmanmıştı daha yürümeyi bile öğrenmeden. Daha o zamandan belliydi savaşlarla dolu olacağı kaderi, çünkü binbir zorlukla gelmişti dünyaya. Tam bir mucize! Boynundaki kordona inat doğmuştu işte ama nefes alamayarak. 1 saniyenin bile değerli olduğunu o zaman öğrenmişti. Yıllar gelip geçmişti ama o hala verdiği her savaşın ortasında hakim olmaya çalışırdı nefesine. Boğulacak gibi olur, gözleri kararır ama yine de sımsıkı tutunurdu elindekilere. 

  Düşüncelere kapılınca bir çırpıda geçivermişti saatler. Temizlenmiş ruhunu da alıp çıktı banyodan. Havlusuna sarıldığı gibi çalışma odasına gitti. Gücü yoktu o dağınıklığı görmeye ancak nereye kadar girmeyecekti odaya. Ne yapcaktı bunca zaman. Oturup aklını topladıktan sonra bir cesaret girdi odaya ancak gördüğü manzara onu şaşkınlığa uğratmıştı. Ortalık derli toplu, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibiydi. Aklı ona oyunlar oynuyordu sanki. Korkudan dizleri titremeye başlamıştı, ayakta durmak güçleşiyor, nefes alıp verişleri sıklaşıyordu. Dizlerinin üstüne düştü birden, sanki bir güc ittirmişçesine onu omuzlarından. Alev almış avuç içleriyle kavradı zemini ve başını kaldırdığında penceresinin tam da önünde bir kadın silüeti belirdi. Bembeyaz kıyafetleri rüzgardan savruluyor, simsiyah saçları ona karşı koyarcasına dalgalanıyordu. Kalbinde bir acı duydu, silüetin saçları dalğılıp da yüzü ortaya çıkınca. Büyülü gibiydi sanki. Aynı kendisininki gibi simsiyah gözleri vardı, yanaklarını çevreleyen elmacık kemikleri kutsal bir dağ gibiydi sanki. Kan kırmızı dudakları bembeyaz teninde ilk göze çarpan şey oluyordu. Kim olduğunu ne istediğini anlayamazken birden konuştu silüet:

 

“Geleceğim sana, gün geceye kavuştuğunda. Kalbin yine beni çağırdığında. Her gece bekle beni gökyüzünde parlayan Ay çıktığında. Adımı söyle yeter bana!”

 

Durmasını istedi onun, biraz daha kalmasını… Kim olduğunu ne olduğunu bilmese de, varlığı onu korkutsa da kalmasını istiyordu işte. Onu gördüğü ilk an anlamıştı çünkü yaralarının merheminin O olduğunu. Dur diyemeden gitmişti gördüğü en parlak gölge. Geceleri sayıklamasını istediği ismini söylememişti bile. Çırılçıplak bedeni soğuktan hissizleşmiş, ruhunda fırtınalar koparken bırakıp gitmişti Morrigan’ı. 

Bütün bu gizem dolu olayların ardından dışarı çıkması gerekiyordu artık. Gerçek mi rüya mı bilmediği bütün bu karmaşa alıp götürse de onu gerçek hayat devam ediyordu işte. Dolabının gıcırdayan kapısının sesi doldururken içeriyi sessiz düşünceleri ayaktaydı hala aklında. Alelade siyah bir tişört ile en sevdiği kot pantolonu alıp kapattı dolabı. Giyinip saçlarını taradıktan sonra artık evden çıkmaya hazırdı. Kulaklığını takıp apartmandan dışarı çıktığında biliyordu ki bambaşka olacaktı bugün. Çalan şarkıya rağmen aklı karışık son anda yetişti vapura. Kalabalığın arasında gözleri birisini arıyordu. Sanki o gölge yine çıkacakmış gibiydi bir yerlerden ama aramaları sonuçsuzdu. Kafası dağılsın diye kitabını çıkardı çantasından. Bir kaç sayfa okuduktan sonra inme vakti gelmişti artık. Uzn bir yürüyüşün ardından okuluna vardı ve ağır ağır çıkmaya başladı merdivenleri. Sınıfın önüne geldiğinde dalgınlıktan birilerine çarptığını fark etmedi bile. Düşüncelerinin kalabalığından sıyrılıp başını kaldırdığında kime çarptığını görebildi ve işte tam o anda hayat durdu onun için. Sanki saniyeler ağır çekimde ilerliyordu karşısındaki kız gülümserken ona bütün tatlılığıyla. O’ydu işte! Karşısındaki sabah gördüğü silüetin ete kemiğe bürünmüş halinden başkası değildi. Kekeleyerek “Pppa-paaarr-don” diyebildi ancak. Kendisine böyle şaşkınlık içinde bakan birisini gören kız biraz irkildi önce fakat sonra gülümsemesinden hiçbir samimiyet eksiltmeden, “merhaba” dedi. “Bu sınıfta mı dersin? ben yeni geldim de kimseyi tanımıyorum kusura bakma.” Morrigan’ın kalbine güneş doğmuştu sanki. Sesi bile aynıydı bu kızın. O konuştukça Morrigan dinlemekten çok uzak sadece hissetmeye çalışıyordu sesinin titreşimlerini ta içinde, kalbinin derinliklerinde. Sonunda transından uyandı ve “Evet dersim burada. Yeni geldin demek o zaman hoşgeldin. Benim adım Morrigan.” dedi. Merakla kızdan duyacağı ismi bekliyordu. Sonunda kız o kırmızı tatlı dudaklarını oynataraka büyülü kelimeyi söyledi. “Ben de Soraya, tanıştığıma memnun oldum.” Büyülü kelimeler dökülürken dudaklarından elini uzattı Morrigana ve işte o an oldu ne olduysa. Morrigan ve Soraya ellerini birleştirdiğinde bir şimşek çaktı gökyüzünde ve hiç yağmayacakmışçasına güneşli gökyüzü bulutlara bıraktı yerini. Aniden başlayan yağmurun sesinin arasında bir kuzgun bağırdı birden. Pencerenin tam ortasına konup gülümsedi sanki onlara. İkisi de şaşkın bakakaldılar kuzguna, ellerini hiç bırakmadan… Birden karardı her şey. görüntü dondu, sesler kısıldı. Etraflarındaki bütün eşyalar yok oldu ve kendilerini yağmur yağdıran gökyüzünün üstünde kara bulutların tepesinde buldular. Birbirlerine baktıklarında şaşkınlık içinde kaldılar çünkü simsiyah saçları omuzlarından aşağı uzanıyor, üstlerindeki siyah kadife elbiseyi çevreliyordu. Kutsanmış bedenlerini çepeçevre saran bu elbise çok basitti belki ama sırdan olmadığı belliydi. Musa’nın ayırdığı kızıl deniz gibi iki yana savrulmuş saçlarının tam ortasında alınlarında bir sembol parlıyordu. Ay’ın üç evresini yansıtan bu sembolün ne olduğunu ikisi de bilmiyordu ama gücünü hissedebiliyorlardı. )O( Elleri hala birbirlerinin ellerndeyken başlarını kaldırıp yukarıya onları izleyen kadını fark ettiler birden. En son pencerede gördükleri kuzgun omzunda duruyordu kadının. Kuzgunun tüyleriyle bütünleşmiş saçları beline kadar iniyordu. Masmavi buzları anımsatan derin gözleri vardı. Teni Ay gibi ışıl ışıl ve bembeyazdı. Sessizliğin içinden sesi duyuldu birden.

 

“Hoşgeldiniz yavrularım… Yüzyıllar boyunca bu anın gelmesi için bekledim ve şimdi buradasınız. Morrigan ve Soraya. Yıllarca yazgınızdan habersiz, aynı hayatı paylaştığınızı bilmeden ayrı hayatlar yaşadınız ama şimdi birleşme zamanı…”

 

Morrigan ile Soraya birbirlerine bakakaldılar öylece, ellerini hiç bırakmadan. Kuzgunun sesi duyuldu yeniden gökyüzünü yırtarcasına bağırıyordu. Sanki bir şeyler anlatma istiyordu ancak  ne olduğunu anlayamadan etraf karardı ve kendilerini yine sınıfın önünde buluverdiler.

 

  -Birinci Bölüm Sonu-





New Age Order & Illuminati Analizleri no:1 —Skylar Grey— Ayılıp bayılarak dinlemeden önce bir daha düşün !

Eveeet canlar yazmayalı uzun zaman olmuştu eminim paslanmışımdır göreceğiz artık. Çok enteresan olacak bu yazım çünkü ne aşk ne meşk ne de can sıkıntısı. Bahsedeceğim konu çoğunuzun Dan Brown kitaplarıyla duyduğu bi kavram olan “illuminati”. Eminim hepiniz kulaktan dolma da olsa duymuşsunuzdur bunu. Nedir bu illuminati nedir masonluk demeyin bana hala yapım aşamasındayım ama köklü araştırmalarım sonucunda “zaman kötü kolla …tü” özlü sözünün mealini içimde hissetmeye başladığım söylenebilir. Yani şöyle ki şu dünyada izlediğiniz filmlerden tutun da ayıla bayıla dinlediğiniz şarkılar bile güvenli değil. Bu şeytana tapıyorlar, subliminal (bilinç altı) mesajlar veriyorlar geyiği baya eskiye dayanıyor aslında ama günümüzde bilincin artışının tavan yaptığı isimler tabiki de Rihanna, LAdy GaGa, Beyoncé, Jay-Z, Katy Perry vs… Çok enteresan değil mi? Her gün MTV(emptyV) de dönen klipler, dilimizde dolaşan şarkılar bizi şeytana tapınmaya çağırıyor-muş. -Muş demeyi tercih ederim çünkü bilimsel platformda kesinlik kanıtlanmadan -dır, -dür eklerine geçiş yapmak yanlış olur. Neyse efendim kısa keseyim de ilginiz dağılmasın. Ben bugün tanınan bu isimlerin aksine çok da bilinmedik bir isimden bahsetmek istedim. Skylar Grey…  Gerçek adıyla upps gerçek kişiliğiyle Holly Brook Hafermann olur kendileri. Her şüpheli illuminati üyesi gibi o da sahne ismi kullanmayı tercih etmiş yani kendi kişiliğini reddedip yepyeni bir kişilik edinmiş kendine ki bunu en iyi “Dance Without You” isimli klibinde görmek mümkün. 86 doğumlu orjinalinde kızıl saçlı olan bu kardeş birden siyah saçlı gotik görünümlü ama kadife sesli bir hatun olarak karşımıza çıkmaktadır bu günlerde. Çoğunuzun pek iyi bildiği Rihanna Eminem düeti olan “Love the way you love” aslında bu hanım kızımıza aittir ama rihannaya vermeyi tercih etmiş pek de iyi etmemiş lakin kendi sesiyle çok daha güzeldir. (Bkz. http://www.youtube.com/watch?v=vGVGove7IsI&feature=player_embedded) Bize ne bütün bunlardan? veya Eee sadede gel derseniz açıklayayım önceleri böyle bi düşünce yoktu masum masum şarkıyı dinliyordum ancak birden şeytan dürttü (ironiye gel yalnız :P) ve sözleri bana fazlasıyla anlamlı geldi. Fazla mı psikopatım acaba diye düşündüm en sonunda bunu sizlerle paylaşmaya karar verdim. 

         Şarkı ilk dinleyişte alıp götüren, bağıra çağıra salya sümük söylemek istenen bir parça oluyor ancak benim gibi şüpheci biriyseniz ve kafayı bu gizli (!) örgütle bozmuşsanız 3. dinleyişten sonra daha da şekilleniyor. Neyse efendim ben başlayayım analizime. Şarkının ilk sözleri şöyle başlıyor;

“On the first page of our story

The future seemed so bright

Then this thing turned out so evil” ——-> Neymiş efendim bunların (!) hikayesi önceleri çok iyiymiş gelecekleri böyle pırıl pırılmış ama sonradan her şey kötüleşmeye başlamış. Bunu Adam ve Eve, Garden of Eden olarak düşünmek mümkün. Hikayenin ilk başı çok güzelken birden şeytan gelir (lucifer veya dişi şeytanımız lilith söylentiler çok tabi…) ve bu güzel cennet bahçesini şeytani planıyla mahveder. Ha diyebilirsiniz ki hatun sevgilisiyle olanları anlatıyor şeytan ne alaka ama şöyle diyeyim, kullanılan kelime “evil” (bkz. http://www.merriam-webster.com/dictionary/evil) yani “şeytani”. İlk saniyeden karşımıza çıkan kelime şeytanla alakalı…  

Devam edeliiimmmm…

“I don’t know why i’m still surprised

Even angels have their wicked schemes

And you take that to new extremes” ——> Ne diyor hanım kızımız? Neden şaşırdığına anlam verememiş çünküm meleklerin (şeytan da bir melekti lightbearer, archangel) bile hain planları varmış ve bu konuştuğu kişi (!) bunu yeni uç noktalara sürüklemiş. Edebiyatçı olarak diction çok önemli benim için yani kelime seçimi. İkinci kilit kelimemizse “wicked” (bkz.http://www.merriam-webster.com/dictionary/wicked) linkten de göreceğiniz üzere wicked ile evil eş değer kelimeler. 

“But you’ll always be my hero

Even though you’ve lost your mind” ——> eveet kızımız şeytanın aklını kaçırdıığını düşünmesine rağmen onu kahramanı olarak görmeye devam ediyor. Yani neymiş şeytanın ardından gittiğini kabulleniyor.

nakarat kısmı ise bildiğiniz gibi; 

“Just gonna stand there and watch me burn

Well that’s alright because I like the way it hurts

Just gonna stand there and hear me cry

Well that’s alright because I love the way you lie” ——-> Bu konuştuğu kişi (!) napacakmış? orda öylece durup bu kızımızın yanışını izleyecekmiş, ağlamasını duyacak ama yine de kıpırdamayacakmış. Eh ama hatun kişi de pek pişman değil hani. ne diyor “önemi yok çünkü canımı yakması hoşuma gidiyor, bana yalan söylemen hoşuma gidiyor.” bir bakıma mazoşist yani. Mazoşisme şöyle bir bakarsak Rihanna’nın S&M şarkısında da olduğu gibi illuminatinin temel taşlarından biri de sado-mazo düzen. Birileri eziyet edecek diğeri bundan zevk alacak. Yaaa o s&m in açılımı neydi sizce? neyse kızımızın haykırışarına geri dönüyorum. işte geliyor ikinci verse;

“Now there’s gravel in our voices

Glasses shattered from the fight

In this tug of war you always win

Even when i’m right “——-> İplerin yavaşça koptuğu yere geliyoruz. Tam da bu notada bahsedilen bir çekişme (tug-of-war) var. KAvgalar dövüşler kırık camlar vs derken kızımız yenilgiyi içine pek de sindiremeden diyor ki haklı olsam bile bu savaşta hep sen kazanıyorsun… buradaki “right” kelimesi 1) haklı olmak 2) doğru yolda olmak anlamlarını taşıyor yani sevgilisyle yapılan bir kavga olsa haklı olmak doğru seçim ama bizim içeriğimizde bu kesinlikle doğru yolda olmak yani ben ne kadar doğru olanı bilsem de yine de sen kazanıyorsun sana uyuyorum diyor. 

“Cos you feed me fables from your head

With violent words and empty threats

And it’s sick that all these battles are what keeps me satisfied” ——> Ayrıca da bu kişimiz (!) kızımızın aklını hep vahşet dolu sözler ve boş tehditlerle dolduruyormuş ve adeta şömineye odun atar gibi bu ateşi besliyormuş. ama yine de şikayet yok çünkü bu kavga ve çekişmeler hanım kızımızı tatmin ediyormuş. Bu noktada konuyu biraz içselleştirip cinelliğe getirmek de mümkün. Şeytan aklına soktuğu vahşi düşüncelerle onu vahşet dolu (sado-mazo) ilişkilere sürükleyip bundan haz duymasını sağlıyor. 

Yine tabi nakaratımız devreye giriyor ve ardında her şarkının olmazsa olmazı “bridge” kısmı geliyor;

“So maybe i’m a masochist

I try to run but I don’t wanna ever leave

Til the walls are going up

In smoke with all our memories” —————-> veee işte ta ta taaaaaa sevgili skylar kızımız mazoşistliğini itiraf ediyor. Bu işkenceden kaçmaya çalışıp da aynı zamanda ayrılmayı hiç istemediğini de ekliyor. Bu noktada illuminatinin beyin kontrolunun etkisi ortaya pırt diye çıkıveriyor. Belkide bütün şarkı boyunca yaşadığı (maruz bırakıldığı) kişilik bölünmesini 

anlatıyor. bu da bir ihtimal tabi ki… 

Eveeeet…. Kısacık bir şarkının hunharca deşilmiş anlamıyla karşınızda oldum. Kiminiz “bu ne laaağğnn?!?” triplerine girip beni kaçık kategorisine sokacak, kiminiz iyiden iyi kıllanıp her rihanna dinlediğinde aklına beni getirip sövecek… Eninde sonunda yani yine kabahat benim olacak =) Yazımı sonlandırmadan önce rica edeceğim yargısız infaz yapmayınız, açık seçik konuştum diye beni itip kakmayınız. Edebiyat okumak analizi getirir yanında, analiz de gerçekler açık seçk serilmeden yapılmaz. ay bu ne dedi ay şu ne dedi derseniz ezilirsiniz büzlürsünüz… Eh işte ben de böyleyim=) 50 kusur sayfalık tez de gökten inmedi zaten. HAyatı olduğu gibi görüp sorgulamadan yaşarsanız bir sürüde yalnızca bir diğer koyun olursunuz. Gözünüzü açınız, açmıyorsanız da nolur açanınki kör etmeye çalışmayınız. Bu sosyal mesajdan sonra saygılar sevgiler diler, ben de yazımı noktalarım. 

illuminati sonrası

illuminati öncesi

Burda bi servet var beyler hem maddi hem manevi…

Burda bi servet var beyler hem maddi hem manevi…

(Source: inexplicablywonderful)

240 notes

Boş bir kuyu gibi yüreğim bugünlerde. İçime atılan her taş hiçbir ses çıkarmadan karadeliğimde yok oluyor. Öylece sessizce girip bünyeme derinliklerde kayboluyor. Gelen geçen sadece yosun tutmuş taşlarımı görüp ne kadar da güzel olduğumu düşünüyor. Durup konuşuyorlar “nasıl da dayanmış değişen dünyada” diye ama varlığım ayakta olsa da içim bomboş. Ucu bucağı olmayan gökyüzü gibi alabildiğine geniş, alabildiğine şekilsiz, biçimsiz, hacimsiz… Gelen geçen yolculara su veren, serinleten bir kuyu gibi olmaya çalışsam da kuraklığım kemiriyor yüreğimi, kendi çamurumla sıvanıyor ümitlerim. 

Kisilik-sizsiniz diye yarisma duzenleseler bizim sinifin %85i birincilik icin deli kapisir…. Ben bugun bunu gordum.

medisculpo:

mamina y el i-ching (by soykit)

medisculpo:

mamina y el i-ching (by soykit)

32 notes